ŞÜKRAN AKGÜN

ŞÜKRAN AKGÜN

KİMİN İŞİNE YARIYORSA O YAPMIŞTIR!

A+A-

Geçtiğimiz günlerde  bu hafta sonu için  “hedeflerimizin kölesi olmak” konusunu kaleme alayım diye düşünürken birkaç yıl önce okuduğum . Ernst W. Heine’n “Güvercinin Gerdanlığı - Alamut’a Dönüş” adlı kitabından bir bölüm aklıma geldi. Kitapta baş kahraman Birader (masonların birbirine verdikleri ad) katedrallerin neden bu kadar yüksek olması gerektiğini merak eder ve Büyük Üstada (en tepede bulunan şövalye) sormaya karar verir. Büyük Üstat ile karşılaştığında; 
 Birader “Bu yeni yapılar neden bu kadar yüksek? Bir sahanın elli ya da yüz kulaç yüksekliğinde olması ne ise yarar? Bu yüzden içerisi daha fazla insan almaz ki! Elbette bunlar Tanrının evleri. Ama Tanrının bu büyüklükte evlere ihtiyacı var mı gerçekten? “ diye sorar. 
Üstat “Bu yapılar salt toplantı yeri olmaktan daha öte anlamlar taşıyorlar. Bu yeni mekanlara Tanrının değil, biz Tapınacakların ihtiyacı var. 
Biz, yapılarımıza kendimizin şekil verdiğini düşünüyoruz, oysa bizi şekillendiren yapıların ta kendileri. Mimarlıkta bir yanıyla dine benzer. Bir zamanlar insanlar tarafından yaratılmış olanlar, bir müddet sonra, içlerinde yaşayanlarında kendilerine benzetirler. Biz bunun farkında bile olmayız, çünkü çevremiz tarafından akla ve mantığa uygun bir öğretiye bağlı olmaksızın dönüştürülürüz. 
Bu yeni katedrallerin içine girdin mi hiç? Ne görkemli bir olay! Bunu bir kez yaşayan biri, asla bir zamanlar olduğu kişi gibi kalamaz. Bu mekanlar yeni insan için bir eritme potası, göğe yükselen yapılar da yeni bir çağın başlangıcıdır. Bizim tarafımızdan düşünülen ve yönlendirilen bir çağ! Burada gerçekten neler olup bittiğini sadece pek az kimse anlamayı başarabilir. 
Bu mekanlar insanlığı bugüne dek görülmemiş bir coşkuyla, yeni bir ateşle dolduracak. Pencerelerden içeri süzülen güneş ışıkları, insanı yaşayan cennetle karşı karşıya bırakacak. Cennetin ışıltısını kendi gözleriyle gören biri, bir daha nasıl şüpheye düşebilir! Sefil günlük yaşamlarından gri çamurdan, kahverengi tahtadan ve beyaz kireçten başka bir renk görmeyen insanların bu renk cümbüşünden nasıl etkileneceklerini bir düşünsene! “ 
           O yıllardan günümüze kadar sürekli şekillenen ve gelişen süreci gözlemlediğimizde; hiç düşündük mü hedef olarak belirlediğimiz ekonomik çıkarlar için bir arabayı, bir evi  veyahut bir kıyafeti alırken ömrümüzden, gençliğimizden ne kadar harcadığımızı. Hedef dediğimiz bu isteklerin inandığımız hedefler olup olmadığını. Ya da bizim hedef olarak adlandırdığımız bu doymak bilmeyen isteklerimizi karşılamak için aslında, kendimizden neleri harcadığımızı, hedeflerimizin kölesi olduğumuzu, birileri tarafından düşünülen ve yönlendirilen çağın hizmetkarları olduğumuzu, kaybettiğimiz insanı değerlerimizi, değer yargılarımızı.  
Değer yargılarımızdan uzaklaşarak hedeflerimize ulaşmak  başarıya ulaşmak gibi görünse de yolun sonunda ortaya çıkan; insanları feryat ettiren endişe, şaşkınlık, çeşitli psikolojik ve sinirsel bunalımların pençesinde baş gösteren kıvranmaları. Bozulan insanlığı,  kargaşalıkları, kaybolan hayat düzenlerimizi ve birlikteliklerimizi, insanlar arasındaki perişanlık ve mutsuzlukları. 

 
Oysa ki hedeflerimizi; vicdan temizliği, bilinç duyarlılığı, amaç yüceliği, idealizm, yüksek ahlak ve davranış tutarlılığı ile yönetseydik bugün bu renk cümbüşünden etkilenmeyecek, hedeflerimizin kölesi olmayacak, bu toplumsal keşmekeşliği yaşıyor olmayacaktık.  

Eğer insanları bu keşmekeşliğe kimler neden sürüklüyor diye soracak olursanız da; 
Size vereceğim cevap, eski Roma içtihadında (özel görüş) yazdığı gibi olur; “ Kimin işine yarıyorsa o yapmıştır! “ 
 
 
 

Bu yazı toplam 977 defa okunmuştur.
Önceki ve Sonraki Yazılar

YAZIYA YORUM KAT

UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
1 Yorum