• BIST 103.200
  • Altın 197,005
  • Dolar 4,7083
  • Euro 5,4926
  • Samsun : 22 °C

Kalem değince aşk'a..

MURAT YÜKSEL

 

İki yanı keskin bir bıçağın ağzında kendi kaderimde yürüyorum. Kanıyorum. Acıyorum. Yanıyorum. Avucumun içinde hiç kullanılmamış kelimeler, sevgiliye söylenmeyi bekliyor; sımsıkı kapatıyorum ki avuçlarımı yâre kavuşmadan uçup gitmesinler diye yokluğa. Yasım büyük, bu virane bugün yokluğunun bilmem kaçıncı gününde! Geniş zaman, şimdiki zaman, gelecek zaman, miş'li geçmiş zaman, di'li geçmiş zaman, belki de hiç geçmemiş zaman! Yaşanmış devirler, yaşanmamış ömür dilimleri. Bilinen ve bilinmeyen, keşfedilmiş ve halen keşfe mazhar olmamış bütün zaman kiplerinde işaretliyorum sana dair ne varsa; unutulmamak için satır aralarında, öznesiz cümlelerin noktalamalarında ya da bir arnavut kaldırımının kuytusunda, bir zorlu dağın yamacında veyahutta bensiz göreceğin düşlerde rüyalarda, sana sarılamadığım uykularında. Saat gecenin günü, günün gecesi, saat yelkovansız akrepsiz vakitlerin körü; varsın saatler de karşı olsun bu sevdaya ne yazar! Belki yüzlerce belki de binlerce kilometre dahi olsa seninle benim aramda, asla aşka uzak olmadığımızı biliyorum! Kan kıyamet seni arıyorum dört bir yanda her bir yanda nefes aldığım her anda, evriliyor hasretin her dakika her saat geçtikçe ve ben zamanın dibinden kazıyarak eğritiyorum acılarımı darbe üstü dizilimlerle. Kentler ve şehirler arasında mekik dokuyorum, asma köprülerden geçiyorum, nehirlerden denizlerden aşıyorum, Kızılırmak'ı Fırat'a, Fırat'ı Menderes'e bağlıyorum, Asya'dan Avrupa'ya gidip geliyorum seni ararken; bilmediğim ülkelerde dolanıyorum rüyalarım dahil. Uykular dünyadan koparıyorken varlığımı, rüyalar dünyayla ortaklık etmişler bana karşı!

 

Çocukluğuma rastlıyorum sana olan yolculuğumda ayaklarımın beni götürdüğü küçüklüğümün geçtiği o çıkmaz sokakta. Etrafı yıkık bir bahçe duvarının üzerinde otururken buluyorum kendimi; kısa pantolonlu dizlerimde kabuk bağlamış yaralar, ellerim kurumuş toprak, yüzüm gözüm kir pas çamur içinde. Sarı saçlarımın parlaklığı gitmiş güneşte yanmaktan. Gözlerini dikip baktığı yere bakıyorum bende usulca yanıbaşına oturup. Oturduğu duvarın hemen karşısındaki boş araziye ilkbahar yağmurlarıyla birikip bataklık halini almış suyun aksinde dalgalanan ağaçları ve güneşin parıltısını izliyor bütün ciddiyetiyle. Kurbağa sesleri geliyor kulağımıza. Elini cebine sokup sonra yerim diye koyduğu yapış yapış olmuş akide şekerlerinin, kahverengi “kaynana” şekerlerinin ve olmadan koparılmış acı yeşil eriklerin arasından çıkardığı irili ufaklı çakıl taşlarını yolun karşısındaki bu bataklıktaki su birikintisinde sektirmeye başlıyor. Taşların sektikçe suyun yüzeyini yuvarlak halkalarla dalgalandırmasına hayranlıkla bakıyorum. Gözlerimi çocukluğumun gözlerine dikiyorum. Başka zaman olsa sektirdiği sayılarla kendi kendine rekor denemeleri yapıp gururlanan, mutlu olan küçük ben'in gözlerinde hiç bir mutluluk emaresi yok. Sonra farkediyorum. İlk terkedilişimin ardındaki zamandayım. Çocuk kalbimle yalnızlığımın acısını su birikintisinden çıkarıyorum. Acı var küçücük gözlerimde; kırılmışlık var, kırgınlık, öfke, aldanmışlık. Geçecek, diyorum kulağına eğilip; hepsi geçecek çocuk.. Gün gelecek Leyla ile Mecnun gibi, Kerem ile Aslı gibi, Ferhat ile Şirin gibi sevip sevileceğin deli dolu bir aşk yaşayacaksın. Duymuyor beni. Daha bir hırsla taşları gelişigüzel atmaya başlıyor suya. Sonrasını kendimden biliyordum. Eve gidecek ve ondan kalan ne varsa hepsini yırtıp atıp kırıp döküp yokedecektim. Oturduğum yerden o zamanlar tek katlı olan evimize doğru gidişimi seyrediyorum. Kendi yalnızlık çölümden avazım çıktığı kadar bağırmak çağırmak istiyorum bütün dünyaya deli gibi. Yapamıyorum dilim tutuluyor. O gün içime akıttığım yaşlar da haykıramayışımdı hep dünyaya.. Kalkıyorum sonra, ellerimi cebime atıp kafamı eğip yürüyorum boylu boyunca çocukluğumun sokağının toprak yolunda kendi ayak izlerimin üzerinden geçerek umarsız ve amaçsız.

 

 

Rayından çıkmış bir tren, freni patlamış bir araba, kuleyle bütün bağlantıları kesilmiş bir uçak ve su alan bir gemi gibiyim yokluğunda. Hasret reyonundan kendime yetecek kadar özlem stokladım; yetmez mi bu kadarı. Açım sana. Susuzum sana. Açlığım sana. Bu susuzluğum sana. Bitmiyor bu yollar, çıkmıyor bu yürüdüğüm yollar bir türlü sana. Başımı kaldırdığımda ucu bucağı yemyeşil bahçe ve tarlalarla kartpostal hissi veren bir köyün dar patika yollarında yürüyorum. Toprak kokuyor doğa en güzelinden en temizinden en safından. Yol kenarında çalılar arasında simsiyah böğürtlenler. Elimi uzatıp dikenler arasından siyahını tamamlamış bir kaç tane böğürtleni koparıp ağzıma atıyorum. Yürüyorum. Bir kaç hayvan sürüsü geçiyor yanıbaşımdan. Çoban çocuklar. Yaşları 10-15 arası. Hepsi de şen şakrak. Küfürlü esprilerle koşturuyorlar küçük baş büyük baş hayvanların ardı sıra. Bir kaç çoban köpeği ısıracak gibi göz hapsine alıyor beni sıralı evlerin önünden geçerken. Isırmaya kalksa ne yaparımı düşünüyorum adımlarımın hızı arttıkça. Eğilmiş tütün kıran emekçi Karadeniz kadınlarını, erkekleri, gençleri, çocukları görüyorum tarlalarda. Sıcak alabildiğine. Güneş yakıyor tepede. Yürüyorum. Sürekli sorular dolanıp duruyor beynimde cevabı her seferinde sadece "sen" olan. Kuru sıkı intiharlarımın eşiğinde dualar diziyorum sana kerat cetvelindeki toplam çarpanların en büyüğü kadar. Saymayı unuttuğum tekrarlarla adını ezberletiyorum yenilenen hücrelerime. Canlı bir bombayım bugün ben, hasretinden ha patladı ha patlayacak.  Yürüyorum..

 

Yağmur yağıyor şimdi. Bir telefon kulübesinin içindeyim. Elimde irili ufaklı telefon jetonları. Ahizeyi kaldırıp, bir büyük jeton atıyor, numarayı hızlıca çeviriyorum. Soluk soluğayım. Aynı zamanda ölüm kadar sessiz. Çalıyor. Telefon kulübesinin teneke tavanına yağmur taneleri vuruyor sertçe. Beklemediğim biri açıyor telefonu. Kapatıyorum. Kulübenin camından dışarıya bakıyorum. Çok yağıyor. Üstüme bakıyorum. Sırılsıklam. Saçlarımdan akıyor yağmur taneleri. Cebimden mentollü selpak mendil çıkarıp siliyorum yüzümü gözümü. Ağlıyorum mu? Senin olduğun şehirde gökyüzü ne renk? Göğün ve denizin mavisini, morunu, kızıllığını, turuncusunu anlat bana. Kuşlar uçuşuyor güneş gülümsüyor mu insanlara? Ya çiçekler? Eminim bin bir renkli çiçek deryasına dönmüştür bütün bahçeler. Ya burada? Renklerim tek tek azaldı yokluğunda; bir siyah bir beyaz ve ikisinden mütevellit kurşuni ve kül rengi griler kaldı elimde; sensiz bu şehri boyayabileceğim soğuk soluk renkler.. Ben senin sarını, kırmızını, turuncunu özledim! Tekrar aynı numarayı çeviriyorum. Yine çalıyor. Yine aynı ses. "Alo" diyor. "Alo"! Beklediğim alo bu değil. Yoksun olmanı beklediğim yerde. Yoksun. Kapatıyorum yine yeniden. Oradan oraya dur durak demeden oturup dinlenmeden gidip gelen trenlerin kalabalık yalnızlığıyım bugün bu telefon kulübesinde. Her tıkırdayışında rayların; istasyonlarda gelecek sevgililerini, eşlerini, yakınlarını bekleyenlerin kafalarını kaldırıp gelen trenin önce sesini, sonra dumanını ve en son da kendisini görüp gelmediklerini gördüklerindeki yüzlerinde beliren yalancı tebessümü sahiplenmeleriyim. Sol elimle kulübenin kapısını açıyorum. Yağmur vuruyor yüzüme. Ağlıyor muyum? Yağmur mu ıslatıyor? Karışıyorum yağmurlu şehrin ara sokaklarına. Koşturuyorum şimdi.

 

Koşturuyorum. Yüreğimde ıssız bir acı. Bileğimde ince bir sızı. Koşuyorum merdivenler boyunca. Saymıyorum kaç merdiven indiğimi. Merdivenlerini ikişer üçer koşarak indiğim binanın dışındayım şimdi. Duvara yaslanmışım. Acımayan elimle acıyan elimin bileğini sıkıyorum sımsıkı. Gözlerim bulutlu. Fırtınalara gebe. Vaaz ediyor içimde suskunluğum. Ne icatlar yaptım Aynştayn ağzı açık kalır görse, matematiği fizikle çarpıp kimyasını çıkardım, elektrik verdim uykusuzluğuma, hasret zehrini şerbet diye içtim kana kana ama ölmedim, herşeyi yaptım ettim de bu kavuşamama belasına bir çözüm getiremedim bir çare bulamadım. Canım yanıyor. Bileğim mi yoksa kalbim mi daha çok acıyor? Kafamı duvara vuruyorum. Şıp şıp yere damlayan kanın sesini duyuyorum. Tek hatırladığım çok özlediğim. Hiçbirşeye gerek duymadım ben, herşeye sahiptim zaten. İsteyebileceğim, sahip olabileceğim herşey benimdi. Sen benimdin, sen benimleydin, seninle ben en güzel bizi oluşturmuşuz, ötesi var mıydı bunun? Varmış! Sonsuz kere yanımda kalacağını düşünürken kokunu dahi unutturan çağ açıp çağ kapatan hasretine mahkum olmak varmış! Bileğim sızlıyor, kalbim sızlıyor. Kafamı eğiyorum. Renkler birbirine karışıyor. Kırmızı her yanı kaplıyor. Boğuyor sanki kırmızı bir canavar beni olanca gücüyle. Kanımı görüyorum. Kırmızı olması gereken ama masmavi bir girdaba kapılıyorum. Bir araba geçiyor önümden. Yüksek sesle dinledikleri müzik dolduruyor sokağı. "Sen vaktinden çok sonra gelen sevdalı bir yağmur gibisin*" Uzanıyorum boylu boyunca. Bayılıyorum.

 

“Mavi huydur bende,**” diyor şair ya hani. “Bir renk değildir mavi huydur bende ve benim yetinmezliğimdir” İşte gözümün görebildiği her yer mavi gökyüzü ve her yanım masmavi deniz. Tek kürekli küçük bir sandalın içinde sürükleniyorum şimdi uçsuz bucaksız bir denizin içinde. Balıklar oynaşıyor etrafımda. Su durgun. Suya sokuyorum ellerimi, balıkları okşuyor ellerim, balıklar okşuyor ellerimi. Denizin yüzeyine yansıyor aksim. Saçım sakalım birbirine karışmış. Ne kadar zamandır denizdeyim? Ne kadardır sensizim? Adı ne bu denizin? Ne yapsam seyrelmiyor içimdeki trajedya. Masum birinin idam sehpasında altındaki iskemleye tekme atan görevli gibiyim; tek farkım kendi sehpama tekme atıyorum her defasında ve lanet olsun ki her defasında yeniden başlıyor hayat kaldığı yerden hasretinle! Durgun deniz birden asabileşiyor. Çıldırıyor dalgalar. Üstüme üstüme geliyor mavi deniz. Alabora oluyor tekne dalgalardan. Denize düşüyorum. İyi ama ben yüzme bilmiyorum ki?

 

Aşk sende dile geliyor, kalem değince aşk'a. Değişen bir şey yok bende yüzyıllardır, asırlardır;  bir senin aşkınla hemhalım bir senin sevdanla. Yine kendime doğrulttum işte hasretinin namlusunu. Avucumun içinde ihtimaller; onluk desteler halinde. Aldığım her kurşun yarasını umutla kapatıyorum, düştükçe kalkıyorum; biliyorum kavuşacağız elbet diyorum, kavuşmalıyız biz diyorum. Meydansız bir şehrin karanlık sokaklarını düşe kalka adımlıyorum. Gölgem bir önümde bir ardımda benimle birlikte öldürüyor kendi hayatını. Sokak lambalarının altlarında akşamcılar, sohbet pehlivanları. Yan gözlerle süzüyorlar beni yanlarından usulca geçerken. Selam verecek oluyorum, vazgeçiyorum bir an sonra nedense. Başımı önüme eğip geçiyorum sessizce. Birbirinin aynı replikler her gün bir dejavu hayatımda. Bana günümü gösteren dünya. Bana dünümü de gösteren sendin ama yine üzerindeyim işte bugün de. Her gün sonunda bir diğer güne devirdaim yapılacaklar listesine ekleniyorum bedenen ve ruhen bu yalnızlığımın limanında.

 

Geceye sarılıyorum. Yıldızlara. Aya. Lacivert gökyüzüne. Gün doğduğunda, gece artık bittiğinde güneşin orada olmayabileceği ihtimali beynimde. Bu bendeki hasretin aynı suda defalarca tekrar ve tekrar yıkanmaya benziyor. Tecrübem boyumdan büyük söz konusu mevzu sana dairse! “Allahu ekber” sesiyle başımı secdeden kaldırıyorum. Mimar Sinan'ın muhteşem eserinin içindeyim. Süleymaniye Camiinde bir ikindi vakti. İmam namazın farzını kıldırıyor. Bütün cemaat uyuyoruz huşu içerisinde. Birlikte eğilip birlikte kalkıyoruz binlerce insan. Sonra dua ediyoruz, sana bana bize dua ediyorum avuçlarım semaya açılmış. Biliyorum. Taşınmalıyım bu hasret ikliminden vuslat iklimine artık. Dem bu dem artık. Ne bir eksik ne bir fazla.. Yakmalıyım gemilerimi sevabımla günahımla. İfşa ediyorum felaketimi! Her günüm bir sonraki günümün fragmanı gibi geliyor yokluğunda; her gün bir öncekinden yüklü acıyla uyandıkça yeni sabaha.

 

Gözümü açtığımda yanıbaşımda sen varsın. Eyüp Sultan Camiinin şadırvanında el ele oturuyoruz. Sen anlatıyorsun ben sana bakıyorum. Sen söylüyorsun ben sana bakıyorum. Sen susuyorsun ben sana bakıyorum. Sen gülüyorsun ben sana bakıyorum. Elimi tutuyorsun. Titriyor ellerin. Gözlerini kaçırıyorsun. "Gerçek olamayacak kadar güzel" diyorum herşey. "Efendim?" diyorsun. "Seni seviyorum" diyorum. "Ben de" diyorsun; “ben de seni seviyorum.” Elimi tutan elini kaldırıp öpüyorum. Sonra yine sana bakıyorum. Gözlerinin mavisinde kayboluyorum. Her yanım mavi. Demiştim sana daha önce de; benim vatanım sensin, kimliğim de mavi gülüşlerin. “Sıradan bir aşkın beni memnun etmeyeceği gibi senin de sıradan bir aşktan hoşlanmayacağını biliyorum. Sen ve ben ruhtaki duyguları sınırlamakla asla doyuma ulaşamayız. Daha çoğunu istiyoruz biz, her şeyi istiyoruz.***“ Nasıl seviyorsun beni diyorsun ya hani yasemin kokulum, yasemin çiçeğim. Pirüpak seviyorum, yan yana seviyorum, yana yakıla seviyorum, göz yaşlarımla seviyorum, satırlarımla seviyorum, mısralarımla seviyorum, göğsümdeki köz yürekle seviyorum, Beşiktaş'ı sevdiğim gibi seviyorum sevgilim, yalansız dolansız.

 

 

 

*Tual: Sen vaktinden çok sonra gelen

**Edip Cansever

***Halil Cibran

 

 

 

 

Bu yazı toplam 1051 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
Tüm Hakları Saklıdır © 2011 Bafra 55 | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 553 667 59 11 | Faks : 362 543 88 67 | Haber Yazılımı: CM Bilişim