casino maxi
  • BIST 99.547
  • Altın 236,786
  • Dolar 6,1013
  • Euro 7,1788
  • Samsun : 23 °C

Biz büyüdük, şehir büyüdü

MURAT YÜKSEL

Aklıma esti bugün...

Hazır Nisan yağmurları da ıslatırken toprağı... Son kalan yeşil alan parçalarından toprak kokusu ısıtırken ciğerlerimizi...

Kısa pantolonlu, terli tişörtlü, saç baş toz içinde, oynarken dizlerimin üstüne düşüp dizlerim acısa da kanasa da canım yansa da sırf evde oturup sokaktaki oyunlardan geri kalmamak için dizlerimi üfleye üfleye "acımadı ki", "hem büyüdüm ben o'lm bi kere" dediğim o yıllara gitmek istiyorum...

Mavi zamanlara...

***

Sahi,

Ne güzel yıllardı onlar... Şimdi eski siyah beyaz fotoğraflarda kalmış gülümseyen anılar...

Daha kirlenmemişti bu kadar şehirler, daha kirlenmemişti insanlar, daha kirlenmemişti dostluklar... Sevgi, saygı, hoşgörü, sıcaklık, samimiyet... Sözde değil özde yaşanan, paylaşıldıkça da çoğalan mutluluklar..

***

Ne güzel oyunlarımız vardı eskiden di mi...

Mahalle aralarında güvenle oynadığımız sokaklarımız da vardı o oyunları oynadığımız...

Şimdi artık sadece okulların ana sınıflarında ya da ilkokul birinci sınıflarda tek tük okul bahçelerine esir edilmiş güzide oyunlarmız...

Oysa biz bütün bir çocukluğumuzu vermiştik o oyunlara...

Okuldan sokağa, sokaktan okula...

Annelerimiz bağırırdı "çok terledin üşüteceksin hadi eve gel artık" diye de duymazlıktan gelirdik ya da "tamam anne ya, beş dakika daha" diye diye akşamı ederdik bir şekilde...

Annelerimizle bu diyaloglar hemen her akşam tekrar ederdi bir döngü içinde...

Ve biz asla zamanında girmezdik o evden içeriye...

Körebe, seksek, yakar top, saklambaç, misket, birdirbir, köşe kapmaca, istop, dokuz aylık, tek pas, çivi, yağ satarım bal satarım, topaç, ip atlamaca ve diğer hatırlayamadıklarım...

Hiç birimiz ebe olmak da izlemezdik hani ebeli oyunlarda... Ha bir de kaleci olmak toplu oyunlarda...

Her oyunun birincisi galibi hep arkadaşlar arasında en gözde olurdu, en havalımız olurdu, en sevilenimiz olurdu... Ta ki yeni oyuna kadar...

Bir de mutlaka bir kişi fazla olurdu takımlara ayrılan oyunlar oynuyorsak ve o fazlalık olan da hep en çelimsiz ve en küçüğümüz olurdu, onu da ara faresi yapardık, bir o tarafta bir de bu tarafta oynasın diye..

Kimse gönül koymazdı böylece...

Bak unutmadan en sevilen oyuncu sadece toplu oyunlarda topla oynarken değişirdi....

Futbol topu görünümü verilmiş rengarenk plastik toplar... Bir dikene ya da tele geldiğinde patlayan plastik toplar... Komşunun bahçesine ya da balkonuna düştüğünde keserim topunuzu haa diye bizi tehdit ettiği ama hiç kesmediği plastik toplar...

Topun sahibi kimse o oyun için en sevilen de o olurdu genelde...

Bir de illa ki de mutlaka da o topun sahibi banko oyuncusuydu topla oynanan tüm oyunlarımızın...

Kavga da ederdik birbirimizle, çocuk aklımızla saç baş birbirimize girerdik, tekme tokat gırla... Ama ya daha oyun bitiminde, ya da aynı günün akşamı veyahutta en fazla ertesi gün  herşeyi unutmuş olur,  yine birlikte oyun oynardık sanki o dövüşü kavgayı biz yapmamışız gibi...

***

Sonra sokaklarda her daim bizi koruyan kollayan gözler üzerimizde olurdu...

Karnımız acıktığında bile kendi evimize değil de hep komşu teyzelerin evlerine gider üzerine "sana yağ" sürülmüş davul fırınlardan yeni çıkmış mis kokan ev ekmeği üzerine şeker döker ya da ekmek arasına domates peynir koydurup afiyetle ve iştahla yer oyunumuza kaldığımız yerden devam ederdik...

Peki ya bahçelerinden elma, armut, erik, incir, envai çeşit meyveler çaldığımız dedeler ve nineler...

Mesela ben küçükken mısır tarlaları da vardı evimizin biraz aşağısında..

Bir de ayçiçeği bahçeleri..

Mısırları gizlice koparıp uzak bir köşede köz yapar yerdik.. Üstüne de taze ay çekirdeği çitlerdik..

Küçücük boyuna bakmadan evden babasının annesinin abisinin pakedinden aşırdığı sigarayı öksüre tıksıra içmeye çalışanlarımız olurdu bir de üstüne.. E hani büyüdük ya, sigara da büyümeyi temsil ediyordu bir bakıma..

***

Sokağımız çıkmaz sokaktı.. Sokağın bir ucu alabildiğine tarlalara bahçelere çıkardı.. Yemyeşil.. Papatyalar, kelebekler, kuşlar, arılar, aman Allahım o nasıl bir güzellikti öyle..

Doğa ile iç içe yaşadığımız için oyun oynarken bir yanımızdan kaplumbağaların kafalarını çıkarmalarını tuhaf karşılamazdık. Kedi köpek yavruları dolanırdı ayağımıza..

Karıncalar basardı ellerimizi, ugur böcekleri konardı da "uç uç böceğim annen sana terlik pabuç alacak" diye şarkılar söyler elimizi havalandırırdık uçup gitmesi için..

Arılar sokardı çiçek toplarken bizi.. Yüzümüz gözümüz şişerdi, annelerimiz bildikleri yöntemlerle iyileştirirlerdi bizi, doktora gittiğimizi hatırlamazdım arı sokmasından hiç.. Doktorumuz annelerimizdi..

Evlerin önünde küçücük boyumuza nazaran bize yüksek gelen ama aslında hiçte yüksek olmayan duvarların üzerine çıkıp oturur, muhabbet eder birbirimize takılır, ceplerimizdeki nevaleleri paylaşırdık.. O duvara çıkabilmeyi de bir marifet sayardık kendimize..

Elimiz kanadığında kan kardeşi olmak için bir saniye bile düşünmezdik..

Dostluklarımız vardı küçücük bedenlerimize sığmayan kocaman yürekli dostluklar..

Yıkılmayacak dediğimiz dostluklar, bir ömür birlikte olacağımızı düşündüğümüz dostlar..

***

Düğünlerimiz mahalle aralarında yapılırdı, nişan eğlencesi ayrı olurdu, düğün eğlencesi ayrı.. Nişanda pembe nişanlık giyerdi gelin hanım, düğünde beyaz gelinlik.. Cümbüş olurdu sokağın her yanı, seyyar lambalarla aydınlanırdı ortalık..

Sünnet düğünleri de öyleydi.. Yaz gelince yapılırdı sünnetler.. Sünnet yatağı evin önüne kurulurdu, davullar zurnalar eksik olmazdı..

Mahallenin gençleri düğünlerde bütün hünerlerini marifetlerini sergilerlerdi; halaylar, ikilemeler, horonlar, atışmalı süpürgeli manili oyunlarla bir başka zevki vardı düğünlerimizin de..

***

Önce çıkmaz sokağımız artık çıkan bir sokak oldu.. Sokağın sonundaki sokağı çıkmaz yapan eski ev yıkıldı, ardındaki yemyeşil bakir alanlar çakıl yolla ayrıldı iki yana..

Adı değişti sokağımızın.. Evlerin önlerindeki duvarlar kayboldu, yollar genişledi..

Ardından yeşil alanlar azalmaya başladı..

Yeşil alanlar azaldıkça yeni yeni beton binalar dikilmeye başladı sokağımıza ve mahallemize..

Yeni yeni binalar dikildikçe bizler de büyümeye başladık..

Oyunlarımız da oyun alanlarımız da azalmaya başladı birer birer..

Biz büyümeye başladıkça dostlar da birbirinden ayrılmaya başladı..

Yeni yeni evler türedi yanıbaşımızda ve yeni yeni insanlar taşındı muhitlerimize..

Ne meyva bahçeleri kaldı geriye, ne ayçiçekleri, ne de mısır tarlaları..

Birer ikişer katlı eski evler yıkıldı birer ikişer, yerlerini kocaman, çirkin ve ruhsuz binalar aldı..

Üzerlerine çıkıp çekirdek çitleyip cebimizdekileri paylaştığımız duvarlarımız yoktu artık..

Arılar terk etti bizi, kaplumbağalar terk etti, kurbağaların seslerini kuşların cıvıltılarını duymaz olduk..

Biz büyüdük, şehir büyüdü..

Bayramlarda ellerini öpüp şeker, çikolata, mendil ve harçlık aldığımız kolonya kokulu gül yüzlü dedelerle nineler artık yoktu, acıktığımızda yediğimiz mis kokulu ev ekmekleri artık yoktu, bize o ekmekleri pişiren nasırlı elleri ile teyzelerimiz yoktu, sokaklardan yükselen çocuk sesleri yoktu..

Siyah önlüklerimizi attık üzerimizden, ceketler giydik afili delikanlılar ve genç kızlar olduk hepimiz birer birer..

Şehir büyüdü, biz büyüdük..

***

Büyüdükçe ilk acılarımızı da yaşamaya başladık ya..

İlk aşklar, ilk sevdalar hepimize ilk gözyaşı olup döküldü gözlerimizden..

Karşılıksız sevdalara da tutulduk, olmayacak aşklara da..

Gönül bu, kimimiz ona aşık oldu, kimimiz buna..

Şarkılardan fallar tuttuk, sevgiliye armağan ettik..

Papatyalardan seviyor sevmiyor yaptık, seviyor çıktığında mutlu olduk, sevmiyor çıktığında inandık elimizde olmadan..

Şiirler yazdık şair olduk, hayaller kurduk masal dünyamızda; beyaz atlı prens olduk güzel kalpli prenses olduk..

Yatarken ettiğimiz dualarımıza sevgiliyi de ekledik..

Saatlerce tek bir kelime tek bir söz etmeden sevgiliyle buluştuğumuz zamanlarımız oldu..

Kuytu köşelerde sokak başlarında abilerden habersiz gizlice görüşmeler..

Masum yıllarımız..

***

Yerel radyoların istilası vardı o dönem, yeni yeni türeyen pıtırak gibi çoğalan özel radyolar..

İstek şarkılar gırla gidiyordu, her yerde bu yeni eğlence unsuru radyolar dinleniyor, sevgililer aşklarını cümle aleme duyuruyorlardı radyolarda..

Müslüm baba mı istersin, Orhan baba mı, Ferdi baba mı dinlersin Cengiz baba mı..

Sokaklardan şehire açıldığımız yıllardı bunlar..

Sokağın dışındaki dünyayı keşfe çıktığımız yıllar..

Ha bir de pastane kültürüyle tanıştığımız yıllardı..

Eğer sevgilin varsa pastanede buluşur, kola yada fanta içer, birer dilim yaş pasta yerdin..

Sevgili olmanın yazılmamış anayasasının ilk kuralıydı bu..

Ve hemen hepimiz uyardık bu sözlü anayasaya emir addedip..

Kalkıp elinde pusula ile hesap ödemeye gittiğinde omuzlarını kaldırıp daha bir dik tutar, mağrur bir savaşçı edasını takınırdık yüzümüze..

Onun da bir anlamı vardı; Kız arkadaşımla geldim ben buraya, sevgilimle, ileride karım olacak insan işte bu dercesine..

Cep telefonları yoktu bizim zamanımızda, bilmezdik biz saatlerce mesajlaşmayı, SMS atmayı, çağrılaşmayı, vatsapı, viberi, sosyal ağları..

Ev telefonlarımız vardı ankesörlü, ailemizden habersiz sevgilinin evini arar, o çıkarsa ve de müsaitse konuşurduk, müsait değilse yanlış numara der kapatırdık..

Ay sonlarında gelen telefon faturalarının nasıl kabardığı ise hiç bilinmezdi..

O yıllarda ne de çok yanlış numara arardık değil mi..

***

Şehir büyümeye devam ederken bizler de büyüyorduk..

Askere gittik, geldik, evlendik, okuduk, iş sahibi olduk, ev hanımı olduk, adam olduk, çalıştık, çalıştık, çalıştık..

Kazandıklarımız, kaybettiklerimiz, yaşadıklarımız, yaşayamadıklarımız, unuttuklarımız..

Büyüdük büyüdük büyüdük..

Gerçekten büyüdük mü sahi? Yoksa büyüdüğümüzü düşündükçe küçüldük mü büyük şehrin keşmekeşinde?

***

Sonra bir gün..

Bunca koşturmacanın içinde, bunca curcunanın içinde bir eksiklik hissettik sol yanımızda.. Bir sızı inceden..

Sevgilinin eksikliği değildi, ama sol yanımızdı işte yine..

Başka ne olabilirdi bu sızıyı bize veren?

Başka ne olabilirdi gözlerimizin durup durup ufuklara dalmasına sebep olan, gözlerimizi dolduran böyle?

Savrulan hayatlarımızdı elbette..

O yemyeşil doğayla içiçe olan küçük capcanlı çıkmaz sokağın gözlerimizin önünde medeniyet adına beton yığını cansız bir caddeye dönmesi gibi..

Daha dün birlikte oyunlar oynayıp, birbirimizden ayrılmayacağımıza sözler verdiğimiz en sağlam dostlardan kimler kalmıştı ki geriye..

Aynı ekmeği, aynı domatesi, aynı peyniri, aynı elmayı birlikte ısırıp yediğimiz, aynı bardaktan su içtiğimiz, cebimizdekini birbirimizle paylaştığımız dostlar..

İlk aşkımızı anlattığımız, omzunda ağladığımız derdimizi paylaşan, sevincimizde bizimle gülen dostlar..

Şimdi kimi o yüksek binaların soğuk duvarları arasında, kimi başka semtlerde, şehirlerde, hatta ülkelerde, kimi ise bir daha dönülmeyecek olan o yerde..

Evlenip yeni bir yuva kuranlar, mesleğinin peşinde ekmeği için gidenler, yüreğinin gütürdüğü yere gidenler.. Veda bile etmeden çekip gidenler.. Bir de hesapsız kitapsız vakitsiz veda edenler..

Unutulmuyor işte insanın hayatındaki bazı mihenk taşları; değil yıllar, bir ömür geçse de..

Sol yanımda bir sızı.. Dünden geleceğe..

***

 

 

Bu yazı toplam 1113 defa okunmuştur.
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış,
Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmamaktadır.
Bu yazıya henüz yorum eklenmemiştir.
Yazarın Diğer Yazıları
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
Tüm Hakları Saklıdır © 2011 Bafra 55 | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 553 667 59 11 | Faks : 362 543 88 67 | Haber Yazılımı: CM Bilişim