• BIST 103.200
  • Altın 197,005
  • Dolar 4,7083
  • Euro 5,4926
  • Samsun : 22 °C

11 EYLÜL’LE MUKAYESE

OSMAN KARA

Ankara katliamındaki “güvenlik zafiyetini” gizlemek en azından mazur göstermek isteyenlerin elinde, kendilerince harika bir “cankurtaran simidi” var: 11 Eylül. Söylem şu: “CIA 11 Eylül’ü haber alabildi mi ki MİT Ankara’daki canlı bombayı haber alabilsin. ABD gibi bir süper güç önleyebildi mi ki terör saldırısını Türkiye önleyebilsin?” El Hak doğru, ne CIA kanlı saldırıyı önceden haber alabildi ne de ABD katliamı önleyebildi. Buraya kadar her şey doğru ama bir de bundan sonrası var ki o mızrak hiçbir çuvala sığmaz ve o acı gerçeğin üzerini hiçbir gerekçe örtemez.

11 Eylül’den değil 11 Eylül sonrasından bahsediyorum. ABD o tarihe kadar hayal bile edilmeyecek o ağır darbeden gerekli dersi çıkartmayı başardı ve üzerinden bunca yıl geçmesine rağmen ülkesinde bir daha böyle bir acı yaşamadı. Türkiye ise her saldırıdan sonra daha büyük bir saldırıyla karşılaştı ve bir sonraki darbenin acısı bir öncekinden çok daha büyük, çok daha dayanılmaz oldu.

Biz olayları parti çıkarı çerçevesinde hamasi ya da siyasi söylemlerle geçiştirirken onlar saldırıyı kısır parti çıkarı çerçevesinde değil milli çıkarlar çerçevesinde ve “devletin vatandaşın can güvenliği koruma sorumluluğu” altında ele aldılar ve belayı def ettiler.

“Devletin vatandaşın can güvenliğini sağlama sorumluluğu” kavramı Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan’a ait. ABD’de üç Müslüman gencin öldürülmesi üzerine ABD Başkanı Obama’ya “Biz ülkemizde işlenen cinayetlerden sorumluyuz. Çünkü halk size oylarını ‘Benim mal ve can güvenliğimi sağlayacaksın’ diye veriyor” şeklinde sesleniyordu.

Kaldı ki Sayın Cumhurbaşkanı’nın iman ve medeniyet dairesine mensup olduğu ve böyle olmasından hepimiz gibi haklı olarak gurur duyduğu İslam’ın temel anlayışı da budur. Bunu Mehmet Akif Ersoy, Sayın Cumhurbaşkanı’nın da sık sık okuduğu Safahat’ta “Kenar-ı Dicle’de kurt kapsa bir koyunu/ Gelir de adl-i ilahi Ömer’den sorar onu” diye ifade eder. Dicle’nin kenarındaki bir koyunun sorumluluğunu yüreğinde hisseden Halife Hazreti Ömer’in altın çağını yaşayan bir medeniyetin sorumluluğunu “miting alanı” ile sınırlayan bakan ve başbakan yardımcılılarına mahkûm olmasındaki talihsizliğe bakar mısınız? Osmanlı’nın “kaht-ı rical/devlet adamı kıtlığı/yokluğu” dediği bu olsa gerek.

Efendiler, kimsenin size “git” dediği yok. İnsanlar sizden öncelikle gitmenizi değil, olaylardan gerekli dersleri çıkartmanızı ve o melun saldırıların bir daha olmaması için gerekli ve yeterli önlemleri almanızı bekliyor. Eğer çapınız ve müktesebatınız bunu sağlamaya yetmiyorsa o zaman, evet, işte tam da o zaman kimseden bir ikaz beklemeden istifa etmeniz gerekir. Eğer siz bu devlet adamlığı tavrını sergilemezseniz ya da en azından gecikirseniz, vatandaşın sizin istifanızı istemesine kızmamanız gerekir. Çünkü o istifayı istemek vatandaşın sadece hakkı değil aynı zamanda görevidir de.

IŞİD ya da PKK veya bir başkası hatta bir kaçının ortaklaşa yaptığı ilk eylem değildir Ankara katliamı. Öncesinde Güngören, Kumrular, Aktütün, Iğdır, Reyhanlı, Diyarbakır, Suruç ve daha onlarcası var bu alçak katliamların. Bunlardan gerekli dersi çıkartmayan, çıkartamayan bir öncekinden aldığı dersle bir sonrakini önleyemeyen herkes en azından kamu vicdanında ve tarih önünde “görevini ihmalden” mahkûm olacaktır. Gecikmeden istifanız belki de sizi bu mahkûmiyetten kurtarmaya katkı verecektir. En azından cezanızı hafifletecektir.

Bu yazı toplam 1678 defa okunmuştur.
Yazarın Diğer Yazıları
EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ
Tüm Hakları Saklıdır © 2011 Bafra 55 | İzinsiz ve kaynak gösterilmeden yayınlanamaz.
Tel : 0 553 667 59 11 | Faks : 362 543 88 67 | Haber Yazılımı: CM Bilişim